Amalfi‘den ayrılmak hiç kolay olmadı. Hatta Roma‘yı hiç karıştırmasaydık da kalsaydık güzel evimizde dedik. Ta ki Roma‘ya gelinceye kadar… Burası benim en sevdiğim şehir olabilir. Her köşesi ayrı güzel, her meydanı ayrı keyifli. Birçok kişi için klişe olan Roma tatili ama bence dünyanın en eski ve en tarihi şehirlerinden birisi olan Roma olmazsa olmaz.  Roma İmparatorluğu’nun merkezi olmuş  olan Roma nufusu yaklaşık 3 milyon yani Ankara’nın neredeyse yarısı kadar. Ankara’ya ne kadar turist geliyor bilmem ama Roma‘ya her yıl 12 milyon turist geliyormuş!
 
Napoli‘den Roma‘ya trenle geçiyoruz. Aslında en mantıklısı bizim için Roma‘da havaalanında araba kiralamak ve bütün tatili tek araba ile geçirmekmiş ama böyle oldu, olsun biz bayılıyoruz trenle seyahat etmeye. Ada da hiç huzursuzlanmıyor hatta mümkün olduğu kadar kendisini uyutmaya çalışıyoruz toplu taşıma araçlarında. 

Termini Tren İstasyonu‘na yaklaşırken ev sahibimiz Alessi’ye mesaj gönderiyorum “geliyoruz!”. Termini çıkışından zar zor bir taksi ayarlayıp eve geçiyoruz. Zar zor dedim neden çünkü taksiler 5 kişiyi almak istemiyor hatta minnak kızımız Ada’yı da sayıyor 6 kişisiniz diyor. Bir tanesinin insafına gelmesek mecburen iki taksi yapacağız. Evimiz Roma‘nın daha önce gitmediğimiz bir bölgesinde, neredeyse Tiber Nehri’nin kıyısında. 



Eve girince nasıl mest olduk anlatamam. Fotoğraflardan çok daha güzeldi. Tipik, kocaman kapılı, geniş avlululu bir Roma Binasının 4. katındayız. Tabi ki evimizi yine airbnb.com’dan ayarladık. 

Eşyalarımızı bırakıyor ve atıyoruz kendimizi Roma sokaklarına. 


Ev sandığımızdan daha da merkezi. Bir bakıyoruz Castel San Angelo‘dayız, bir bakmışız Piazza Navona‘da… 

Piazza Navona

Burası bizim Roma’da en sevdiğimiz meydan. Her daim ışıl ışıl, enerjisi çok yüksek. Suyun sesi ile karışan müzik sizi sarıp sarmalıyor. Birkaç tane çeşme var ama en önemlisi meydanın ortasında bulunan 1651 yılında Bernini tarafından tamamlanan “Fontana dei Quattro Fiumi” yani 4 Nehir Çeşmesi. Bernini olmasaymış Roma ne yaparmış nasıl olurmuş diye düşünmeden edemiyor insan! Meydanın kuzeyinde bulunan çeşme Fontana di Neptune, güneyindeki ise “Fontana del Moro“. Bunlar da 1500’lü yılların sonlarına doğru tamamlanmış. Meydanın aşağıdaki resmine bayıldım!
 
Piazza Navona – Hendrik Frans van Lint, 1730


Çok açız, google sağolsun varolsun bize Navona Meydanı yakınlarında yemek için güzel bir yer öneriyor, Navona Notte. Arka sokaklarda, küçük çok tipik bir İtalyan Restoranı burası. Menü tatmin edici. Hatta gerçekten menüler var, Pizza + tatlı 10 euro mesela. Yemekler geldikçe ne kadar doğru bir seçim yaptığımızı anlıyoruz hele ki Ada spagetti bolonez’i eli, kolu, suratı domates sosuna bulana bulana yedikçe ben doyuyorum.
 

İlk akşamımız sokaklarda geze geze bitiyor. 2. gün sabah erkenden çıkıp kahvaltı yapacak bir yer arıyoruz. İtalya‘da kahvaltı demek kruvasan kahve demek bizim için o yüzden de neresi diye çok düşünmeye gerek yok, yolunuzun üzerinde mutlaka güzel bir cafe olacaktır. Vatikan yolunda, Via Cicerone‘nin köşesinde tam da Piazza Cavour manzaralı Cafe Camillo‘ya oturuyoruz ve nasıl da iyi oluyor çünkü kruvasanları şa-ha-ne!! 




Hatta kruvasan meraklısıysanız google’a sorduğunuzda ilk sıralarda Dolce Maniera diye bir yer çıkıyor ve burası da bizim kaldığımız eve çok yakın. Haritada görmek isteyenler için kaldığımız ev Via Pietro Cossa‘daydı. 



Neyse aman diyeyim iyi kruvasan yiyeceğiz diye Dolce Maniera’ya gitmeyin. İnanılmaz yumurta kokan yapış yapış bir kruvasan. 
 
Buradan çıkıyor Vatikan‘a doğru yürüyoruz. Castel Sant’Angelo‘da Tiber Nehri manzarası eşliğinde mola vermeden olmaz. 

Castel Sant’Angelo

 
Roma’nın en önemli ve görkemli tarihi yapılarından biri olan kale Kale, M.S 139 yılında Hadrianus ve ailesinin mozolesi olarak yapılmış. Ortaçağ’da kaleye dönüştürülmüş olan yapı papaların ikametgahı olduğu için Papalık Kalesi olarak  da bilinirmiş. Kale ile Vatikan arasında yer alan gizli geçiş ile papaların güvenliği sağlanmış. Bir de dip not Fatih Sultan Mehmet’in oğlu Cem Sultan’ın da bu kalede esir olarak tutulduğu biliniyor. Burası da birçok müze gibi pazartesi günleri kapalı. Giriş 8 Euro. Tepesine çıktığınızda güzel bir Roma manzarası var. Biz balayında çıkmıştık ama bu sefer çıkmadık. Kalenin tam karşısındaki Ponte di Sant’Angelo ise bence Castel Sant’Angelo‘dan daha etkileyici. 

Tiber Nehri üzerinde bulunan köprünün her iki tarafında Bernini ve öğrencileri tarafından yapılan melek heykelleri var. Meleklerden iki tanesi Bernini‘nin. Üstümüzde kara bulutlar, melek heykelleri inanılmaz gösterişli hatta korkutucu!


Buradan Vatikan‘a Roma‘nın en güzel yollarından birinden devam ediyoruz, karşımızda San Pietro Bazilikası, hafiften yağmur atıştırıyor, gelmişiz yazlık yazlık hafiften içimiz titriyor ve havaya anlam veremiyoruz. Ben Vatikan‘ı başka bir yazıda uzun uzun anlattım. Okumak isterseniz buyrun.Burada söyleyebileceğim eğer Vatikan Müzelerini gezmek isterseniz ya önceden bilet alın yada bizim gibi aheste aheste kahvaltı yapıp gideyim demeyin. İnanılmaz sıra oluyor ve bütün gününüzün gitmesi muhtemel ama biz müzeleri gezmek istemedik. 

Vatikan‘dan ayrılırken içim huzur dolu kalbimiz sıcacık. Gerçekten öyle! Ponte Vittorio Emanuele II’den geçiyor ve Corso Vittorio Emanuele II‘i takip ediyoruz. Yol üzerinde bir kahve molası verip ilk durağımız olan Campo dei Fiori‘ye yani Çiçek Meydanı’na gidiyoruz. 

Campo dei Fiori

 
Burası ne kadar güzel bir meydan, adı üstünde çiçek gibi. Campo dei Fiori dilimizde “çiçek tarlası” demek. Bu meydanda sabahları Roma’nın en büyük sokak pazarı kuruluyor. Pazar günleri hariç hergün saat 07.00’de açılıp öğleden sonra kapanan pazar tezgahlarında aklınıza gelen herşey satılıyor. Çeşit çeşit makarnalar, tazecik yeşillikler, mis gibi taze otlar, et, sebze, balık, bol meyve ve tabi ki çeşit çeşit çiçek. Pazar sonrasına denk gelirseniz ise biraz hayal kırıklığı yaşayabilir, etraftaki çöplere basmadan yürümeye çalışmak zorunda kalabilirsiniz. Pazar saatlerine denk gelemediyseniz ise yine de üzülmeyin, hızla çöpler vs toparlanacak ve meydan cıvıl cıvıl hareketli ruhuna bürünecek. Akşamı ayrı güzel olan Campo Dei Fiori sokak sanatçılarını izleyerek aperativo yapmak için de tercih edilesi bir meydan.   Tarihine baktığımızda aslında her zaman bu kadar keyifli olmadığı göze çarpıyor. Bu pazar Roma‘nın en büyük pazarı olmakla birlikte belki de en eski pazarlarından birisi. Burası bir zamanlar gerçekten çiçek tarlası iken de tezgahlar kurulur insanlar alışverişlerini yaparlarmış. İşte bu rengarenk tezgahların yanıbaşına kurulan darağacında birçok infaz da yapılmış ne yazık ki. Hatta düşünceleri, eserleri nedeniyle cezalandırılanların simgesine dönüşen ünlü filozof Giordano Bruno, Campo dei Fiori‘de, halkın gözleri önünde diri diri yakılmış.  İçiniz daraldı biliyorum hemen tatlı tatlı devam edelim. Piazza Navona‘dan Campo dei Fiori‘ye yürürken listemizde olan Two Sizes’a uğruyor, tiramisuları gerçekten bahsedildiği kadar efsanemi diye deniyoruz. Gerçekten lezzetli. Biz tercihimizi kahveli tiramisu ve fıstıklı cannoliden yana kullandık, nefisti. Cannoli, tiramisu kadar bilinmeyen ama bence en az tiramisu kadar değerli bir italyan tatlısı. Cannoli çubuklarına sarılıp kızartılarak pişirilen hamur içerisine nefis binbir çeşit krema konuluyor. 

Ara sokaklardan geçiyor, vitrinlere baka baka devam ediyoruz. Sonunda çıktığımız yer Piazza Venezia.
 

YORUMLARINIZ DEĞERLİ

Lütfen yorumunuzu girin!
Lütfen isminizi buraya girin