GÖKOVA… SEN NE GÜZELSİN!

0
300
Tekne turunun heyecanıyla güzel bir sabaha uyandık. Küçücük penceremizden görünen deniz masmavi ve dingin. Dün akşama doğru biraz dalgalıydı, şimdi kıpırtı yok.

Birer tost almak istiyoruz ama beklediğimizden uzun sürdüğü için teknemizi kaçırma ihtimali ile karşı karşıyayız. Ufukta bir sürü tekne var çoktan yola çıkmış. Koşarak iskeleye gidiyoruz ve kalkmak üzere olan teknemize biniyoruz. Tekneler doldukça kalkıyormuş ve bizim ki sonuncusu… 🙂

Üst katta kendimize güzel bir yer ayarlayıp denizin ve ormanın kucağında kahvaltımızı yapıyoruz. Hava sıcak ama bunaltıcı değil. Zaten çok geçmeden ilk koyda durduk bile, “Lacivert Koy”. Tam lacivert değil ama suyun rengi ancak bu kadar güzel olabilir diyorum ve kendimi serin sulara bırakıyorum. 



Etrafınızda minik minik balıklar, yüzmenin keyfine varıyorsunuz burada, harika… Tekne, tur süresince bunalmanıza fırsat vermeden pek çok koyda duruyor. Biz en çok Sedir Adası ve İncekum’dan etkilendik. Sedir Adası diğer değişle Kleopatra Adası görülmesi gereken bir yer.




Adı Sedir Adası olmakla birlikte sedir değil zeytin ağaçları ile kaplı. Birinci derece doğal ve arkeolojik sit alanı. Arkeolojik kalıntıları biz bu sefer gezemedik ama sonraki Akyaka tatilimizde gezdik -yazı için tık tık – . Adaya giriş ücretli. Müze kartınız varsa sorun yok. Beyaz, parıldayan kumlara sahip denizin rengi eşsiz. Bu kumu asıl özel yapan ise eş büyüklükte ve küresel yapıdaki tanecikler. Kumlara ayak basamıyorsunuz çünkü her bir kum tanesi görevlilerin koruması altında 🙂 Zamanında yerli yabancı turistler hatıra olarak bolca kum almış. Tabi bu durumun zararı geç fark edilmiş, şu anda bırakın almayı dediğim gibi ayak basamıyorsunuz.

Tekneler birbirlerine yakın zamanlarda geldikleri için biraz kalabalık. Günübirlik teknelerin yanı sıra iskelede demirli pek çok tekne var. Buraya turla değil de daha sakin zamanında gelmek çok daha keyifli olacaktır. İnsan Ada’nın güzelliğine baktıkça yılın sadece birkaç günü buralardan yararlanmak ne kadar doğru, yaşadığımız hayat ne kadar anlamlı, Ankara’da ne işimiz var sorgulamaya başlıyor 🙂



İncekum ise adı üstünde incecik beyaz kumlara sahip ormanla iç içe bir koy. Hani böyle dergilerde tropik resimlerde muhteşem denizler olur masmavi gitmek istersiniz, öyle işte İncekum…. Çam ağaçlarının gölgesinde o denizden çıkmak istemiyorsunuz. 

Doyamıyorsunuz ki biz doyamadık ve Datça dönüşünde bir tabela bizi yeniden İncekum’a götürdü. Arabayla gittiğinizde park yerinden sonrasına ya yürüyerek ya da servis olarak kullanılan bir traktörle devam ediyorsunuz. 



Biz bir an önce denize girmek hevesiyle giderken traktöre bindik dönüşte ise yürüdük… 15-20 dk çam kokusu ve bitkiler arasında deniz kenarından yürümek oldukça keyifli. 



Hatta İncekum‘a gelmeden minik bir koy daha var… Hem çok daha sakin hem de denizi, kumu bir o kadar güzel…

Tekne turuna dönecek olursak, hem doya doya yüzebileceğiniz kadar çok yerde duruyor, hem temiz, hem yemekler güzel hem de öyle gereksiz şamata gürültü yok. Biz çok memnun kaldık. Dönüş yolunda tavşan ve keçilerin olduğu bir adada durduk. Keçiler tekneyi fark edince kayalıklara yaklaştılar. Yenilen karpuz kabuklarını çuvallarla kıyıya çıkardık yüzerek ve ellerimizle keçilere yedirdik 🙂



Güneş etkisini kaybetmiş… Bizde denizin verdiği bir huzur…. Teknemizin arkasında bıraktığı bembeyaz köpükler…. Akyaka Limanı’na yaklaştıkça insan hayallere dalıyor. Geleli daha 1 günü sadece birkaç saat geçti ama yeşilin ve mavinin her tonuyla hücrelerimizin dinlendiğini hissediyoruz. 


Gökova‘nın keşfedilecek kimbilir daha ne çok koyu, güzelliği vardır diye düşünmeden edemiyoruz…


Liman’a çıkışta teknedeki elemanların önerileri doğrultusunda 7-8 kişi Azmak turuna katılmaya karar veriyoruz.

Hemen ilerdeki küçük bir kayığa biniyoruz ve yavaş yavaş batan güneşin ışıltısıyla sazlıkların arasından Azmak‘ın serin sularında ilerliyoruz. Yaklaşık 30 dk süren bu turu kesinlikle tavsiye ediyorum. Bu kadar berrak bir su bir daha nerede görürüm bilemem. Suyun altında sanki bir orman var, doğa harikası, tam bir renk cümbüşü…

 

Kadın Azmak‘ı denen yer öyle ilginç ki, kayığın altında saç şeklinde yosunlar dalgalanıyor. Kocaman balıklar görüyorsunuz, ördekler heryerde. Şanslı olsak yılan balıklarını da görebilirmişiz, o kadar şansa da gerek yok bence 🙂 Beni en çok geçtiğimiz bir yer etkiledi. Alçak olan su bir anda derinleşti dediğim gibi her ayrıntıyı görebiliyorsunuz, sanki suyun altında bir uçurum… Olağanüstüydü..
 

Sazlıkların arasında bir yerde durduk ve birkaç kişi yosunların arasından kendilerini buz gibi suya bıraktılar. Açıkçası biz cesaret edemedik.
 

Bir gün önce gördüğümüz balık restaurantlarının önünden bu sefer tekneyle geçiyoruz… Küçük kayık dönüş yolunda….

Harika bir günün ardından duşumuzu alıp yemek için dışarı çıktık. Balık ekmek yiyebileceğiniz yerler var sahilde ama ilginç olan Ankara’da olduğu gibi buralarda da yediğimiz balık Norveç mezgiti. Aklımız almıyor bu balık ve su cennetinde neden taze balık yiyemiyoruz?  

Akyaka ile ilgili aklımızda kalan tek kötü şey ise sahilde bulunan, oranın tek wafflecısıydı. Hayatımda gördüğüm en kaba ve küstah kişilerden birisiydi kendisi. Hiç yakışmamış bu güzel yere….

Akyaka‘yı 2 gece de doya doya yaşadık. Yarın erkenden Datça yollarına düşeceğiz. Yol her ne kadar kısa görünse de söylenilenlere göre zorluymuş.. 

O zaman biz kaçtık!





SHARE
Previous articleAKYAKA..
Next articleBOZBURUN VE KIZKUMU

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here